28 Ekim 2011 Cuma
states backwards
16 Şubat 2011 Çarşamba
bir istanbul masali in da hauz
11 Şubat 2011 Cuma
2 Şubat 2011 Çarşamba
şimdi tatile girdik ya
24 Ocak 2011 Pazartesi
rendım
- Bu müzik alemindeki kimseyle dalga geçilmez gerçekten. çok akılda kalan bir olgu bir kere. yerin dibine vurduğun insanın bütün şarkılarını baştan sona mırıldanıyorsun, duş alırken mesela. Kesha ortaya çıktığından beri o elektronik ortamda üretilmiş kıl sesinden tut, yarrağı yemiş keş bakışlarına kadar etmediğim laf kalmamıştır. Ama bu ara neye ihtiyacım olursa; "maybe I need some water, or maybe just need some cigs" şeklinde keshanın şarkı sözlerindeki nesne ögelerini değiştirerek dile getiriyorum. Veya başka bir örnek; Lady Gaga'nın Fame Monster albümü ilk çıktığında, albüm şarkılarını gezerken, Alejandro isimli şarkıyı duyduğumda cidden götümle gülmüştüm. Abi kadın Alejandro diye şarkı yapmış, evrensel oynuyor. yakında arap şükrü diye de şarkı yapar diye dalga geçmiştim. Geçtim evet doğrudur. Ama bu yeterince sarhoş olduğumda alejandro'nun çaldığı bir mekanda danslarına kadar yaptığım gerçeğini değiştirmiyor.
- Müzikten konu açılmışken, uzunca bir süredir şu guitar hero oyununa baya bir merakım var. her şey bilgisayara uyarlanmış versiyonunu bilgisayarıma kurmamla başladı, klavyeyle falan oynuyordum. Media markt a gittiğimde falan anca bir kaç kez gitarı ile oynamışımdır. Birkaç ay önce kampüse böyle guitar hero oynamak için odalar açıldı. işte gitarı var, baterisi var, mikrofonu var, bas falan var giriyorsun arkadaş grubunla oynuyorsun. HANİ TEK DERDİM BU OLDU LAN. böyle beni o halde izleseniz kıçınızla gülersiniz. o hareketler, havalar. şarkılara vokal yapmalar bir yandan gitar çalarken. zıplamalar, vuhulamalar. adeta içimde ergenlikten kalma bastırılmış bir Billy Joe varmış da bu oyunu bekliyormuş. Hani 92 saat oyun oynadıktan sonra herkes dağılırken;" avrupa turnesi bitiminde ikinci albüm kayıtları için stüdyoya girmeliyiz arkadaşlar" şeklinde konuşuyoruz. ya da " falanca şarkının solosuna biraz daha ağırlık vermelisin kaçırdığın notalar var" falan. İŞİMİZ KALMADI.
- başka başka, heh. dün gece, periyodik aralıklarla gittiğimiz bir barda hayatımda gördüğüm en seksi dans eden kıza rasladım, ki büyük ihtimalle o gece ordaki herkes bu kanıdaydı. Kız stripper ruhuyla doğmuş resmen. mekandaki bütün erkekler hipnotize olmuş şekilde işini gücünü sevgilisini içtiğini bırakıp kıza odaklandı, kızlarsa "nereden çıktı bu orospu şimdi " düşünceleri ve gözlerinden ışın çıkarmaya çalışan bakışlarıyla kızı ortadan ikiye bölmeye çalıştılar.
- bu sigara içmeyen insanların nargileye olan aşkı, dünyanın 8. harikasıymış gibi bahsetmeleri bitsin lan. özellikle lisede vardı bunlardan. nargile olimpiyatlarına katılacak öyle bir bahsediyor ki. bir de şey klişesi var;"sigara aptallık, nargile içerim, hem bağımlılığı da yok". her seferinde de siktir len derdim. hala diyorum, ama içimden. hele bir de o nargile içilen mekanları türkü bar kılığına sokmuyorlar mı, her yerden kilimler, etnik desenler, koyunlar falan fırlıyor. e anladık osmanlı falan tamam da. bu folklorik ögeler insanın gözüne hitap etmiyor lan.
- yıl itibariyle 21 yaşına girdiğim bu sene,kel ve göbekli bir insana dönüşeceğim yıllara kadar gireceğim her mekanda kimlik kontrolüne tabi tutulacağım gerçeğiyle yüzleştim. kabul ettim bu durumu artık tamam da, bari kalbimi kırmayın, yanımdaki insanlara da sorun da ezik hissetmiyim, ayıp lan. "yok sadece arkadaş gösterse yeter."
- şu noktaları gördükçe alakasız birşeylerden bahsedesim geliyor ama neyse. çok iyi hissediyorum bu ara. kafamda o kadar büyük bir rahatlama var ki. sadece iyi vakit geçirmek için yaşıyorum. and it feels so nice.
- bir ara yine uğrarım. şimdi gidip bir sigara yakıcam ve tuvaletten su içicem.
15 Ocak 2011 Cumartesi
Hardalı neden götürdüler şimdi?
8 Ocak 2011 Cumartesi
hafta sonlarından müzdaribim.
31 Aralık 2010 Cuma
ON,TOKUZ,SEKİZ.
18 Aralık 2010 Cumartesi
7 Aralık 2010 Salı
Bu ara hayatım çok garip bir düzen içinde. hiç olmadığı kadar. her şey olmasını istediğim gibi. hiç bir zaman hepsi bir arada olmaz dediğim şeyler birlikte çok da güzel gidiyor gibi. ne gibi?
mesela herhangi bir sunum, vize tarzı bir şeye 24 saatten az vakit kalmadan çalıştığım görülmemişti. 4 gün önceden bir sınava çalıştım. kendime inanamadım. bunda arkadaşlarımın da etkisi var tbi ama olsun. olayı kendime yormayı seviyorum.
ha mesela, 4 gün önceden vizeye çalışmış bu çocuk, o 4 günden 1 gün önce dımtıs şarkılar eşliğinde 6 saat dans etti. veya sınırsız pizzanın canını çıkardığı günün akşamında yağsız süt,yeşil elma, kızarmış kepekli ekmek gibi ürünlerin olduğu bir alışveriş yaptı. veya bir kaç saat önce bir arkadaşının çaldığı elektro gitar eşliğinde coldplay şarkıları söylemeye çalışırken, daha sonra başka bir odada başka bir arkadaşıyla saz eşliğinde "abe kaynana naptın bize" gibi sözleri olan şarkılar söyleyip roman havası oynamaya çalıştı. demek istediğim tezatlığın oluşturduğu bir düzene girdi. girdim. ve garip şekilde harika hissettiriyor. bir de şu cümlelerim ingilizceden türkçeye çevirilimiş kötü cümleler gibi olmasa herşey harika olacak. "ve garip bir şekilde harika hissettiriyor" ne demek allah aşkına. " and it feels great in a weird way" dediğinde neden daha düzgün geliyor kulağa. neyse.
harika olmayacak tabi. en mutlu olduğum anda bile eksik hissediyorum. en olmaması gereken bir şey veya bir kişi için orası ayrı. ama bu da benim kötü yanım olsun. eksik yanım olsun, öyle kalsın. herşey tamam olacak değil ya.
bu da böyle bir yazı olsun.
8 Kasım 2010 Pazartesi
üvey evlat muamelesi gören oyuncaklarımız
Tamam, bu yaşta bir çocuk olarak, final zamanı oturup oyun da oynamıyorum, hatta uzun süredir "oyun" kapsamında yaptığım tek faaliyet drama derslerimdeki abukluklar ve bazı geceler arkadaşlarla oynadığım batak oyunu. Ama zaten bahsettiğim şey oturup oyuncaklarla kurduğum senaryolar değil, bu cümlenin sonunu getiremedim. Bahsettiğim şeyi ben bile bilmiyorum sanırım. Ama bildiğim bir şey var, bana bunu yapan bir şey varsa o da winnie the pooh daki christopher robin karakteri, bu sayıyı ikiye katlarsak toy story deki andy olabilir.
Üçüncü paragraftayım ve hala sadede gelemedim ama şu amaçla başladım yazıya; Küçük bir çocukken aklım fikrim ya teknoloji harikası oyuncaklar, ya marka olmuş karakterlerin pahalı oyuncaklarındaydı. Özetle oyuncağın kalitesi ona verdiğim manevi değerle doğru orantılıydı. Ki hala öyle, aradan zaman geçti, ben hala bir şekilde oyuncaklarlayım, artık sevdiğim sanatçıların yetişkinlere yönelik, tasarım oyuncaklarını alıyorum oayrı tabi ama bu cümlede bile "evet çok para yatırıyoum onlara" iması var biliyorum.
Evet sıkılıp da okumayı hala bırakmadıysanız geldim sadede. Aklımız fikrimiz pahalı, kaliteli, marka oyuncakdayken gerçekten birikte iyi vakit geçirdiğimiz, amacına uygun olarak eğlenme kafasında kullandığımız oyuncakları unuttuk mu acaba. Ben internette bulduğum birkaç eski oyuncaktan sonra böyle düşündüm . Çünkü birazdan göstereceğim oyuncaklar, pahalı oyuncakçılardan çok, kırtasiyede, bakkalda, herhangi bi tezgahta, hatta bir çocuk dergisinin hediyesi olarak sunulan türden olanlar. Maddi değeri düşük olduğu için elimize geçtiğinde de ağzına sıçtığımız, parçalayana kadar oynadığımız türden oyuncaklar diyeyim daha açık konuşmak adına.
haydi başlayalım;
küçük lastik top
DshBLyLy(KUE!~~_12.jpg)
Ya kimse hayatının bir döneminde bu lastik toplardan birine sahip olmadığını söyleyemez bence. Bahsettiğim olayın en alt basamağıdır çünkü bu. topların satıldığı makineler özellikle alışveriş merkezlerinin en işlek köşelerine konur ve o günkü alışverişten kendine pay çıkaramayan çocuk son hamlesini "anne bir milyon ver top alıcam" cümlesiyle yapar ve tüm gün onu eğlendiren bu renkli topu ya en sonunda ulaşamayacağı bir yere fırlatır ya da dişleriyle parçalar.
slinky:
Slinky biraz daha 90ların başına ait bir oyuncak sanırım. Herkes aşinamıdır bu oyuncağa bilemiyorum o yüzden ama uzun süre eğlence aracımız olan bu saçma şey, en sonunda erkek kardeşimin boğazıma sararak gerçekleştiği suikast girişimi sonrasında annem tarafından parçalanarak imha edilmişti.Konuşan salak papağan:

Şahsen sahip olmadığım bir oyuncak, oldum olası papağanlarda nefret eerim, o yüzden bu salak oyuncağı da görünce bu kategoriye almak istedim. sahip olsam 3 güne parçalamıştım çünkü.
plastik askerler:
w~~_12.jpg)
oyuncak tarihinin en ezik, değersiz oyuncağıdır belki. sonları eninde sonunda çöp kutusu olmuştur. zira oral döneme yeni geçiş yapmış olan çocuklar dişlerini bu oyuncağı da deforme etmek için kullanır. kabul edelim, plastik lezzetlidir.

önceleri uçaklarda çocuklar oyalansın diye dağıtılan bu oyuncak, 2000li yıllarda coca cola kampanyasının girişimleriyle az da olsa değer kazandı. en azından benim gözümde.
slimy:

Türkiyede slimy ismi ile ünlü olduğundan şüpheliyim ama, okula en yakın kırtasiyede satılan, içinde göz,bebek ölüsü,örümcek gibi oyuncaklar bulunan bu yarı akışkan şey elinde oynadıkça hacmini yitirir ve en sonunda bir sümük parçasıyla ayırt edilemez hale gelirdi.
plastik yılan:

Hiçbir zaman istenilen amacına ulaşamadı. ailemizi arkadaşlarımızı korkutmak adına alıp koltuk, gazete, kitap arasına yerleştirmek, hatta abartıp kurbanın yüzüne fırlatmak suretiyle oynadığımız bu oyuncak hiç kimseyi yeterince korkutamadı.
ve diğerleri:
pazar davulu
ipli topu sayesinde kafa göz yaran pingpong raketi
amaçsız eko yaratan mikrofon
plastik tavuk
skip ball muş adı.
bu listeye binlercesi eklenir tabi. aklına gelen ulaşabilir ama.edit: listede tek eksik olduğunu düşündüğüm mıknatıslı balık tutma oyuncağı Cumhur arkadaşımızın desteğiyle bizlerle. buyrunuz;
6 Kasım 2010 Cumartesi
cuma sabahı en sevdiğim ceketimle atkımı alıp gittim yine o konsolosluk önüne. girdim içeri, artık kanka olduğum güvenlik görevlisi hildaya buenos dias dedim. Yüzünü görmeye bile katlanamadığım görevliye yüzümde sahte bir gülümseme ile elimdeki kağıdı uzattım. bir kaç dakika sonra bana geri dönüp bulunduğu camın arkasından vizeniz reddedildi diye bir cevap verdi. İşte o anda ekran ikiye bölündü, expectations and reality başlıkları altında, hani 500 days of summer filmindeki gibi. expactations kısmında, cama geçirdiğim yumrukla beraber yakasından tutup yanıma çektiğim yaşlı bunağın yüzüne tükürüp, bana bir yere vize verecek kişi çok derken, herif de securitas! securitas! diye bağırmaktaydı. fakat reality kısmında; sahte gülümsememin yerini alan bön ifade ile birlikte gerekçe belirtilmiş mi diye sordum, daha sonra imza atmam gereken yer için kalem rica ettim, imzamı atıp çıktım,bulduğum bir yere oturdum kaldım. ne de olsa daha önce hiç reddedilmemiştim, hiç bir konuda. ahahahah. daha sonra harcadığım bir milyara yakın parayı düşündüm, bir bardak su içtim, yetmediğinden olsa gerek gece için planlar yapmaya başladım, mümkün olduğunca alkol ve yüksek sesli müzik içeren.
Bu gibi durumlarda içine girdiğim amaçsızlık hissinden kurtulmak imkansız. hayal kırıklığına uğradığımda genelde ilgimi alakasız bir alana veririm kafamı dağıtmak için. arkadaşlarıma yönelirim, elektroniğe yönelirim, alışverişe yönelirim. ama derslere yöneldiğim hiç olmamıştı. bu ara yine içine girdiğim "niye yaşıyoruz ki lan" temalı pesimist düşüncelerden kurtulmak adına, nefret ettiğim hocaların dersinde en öne oturup, derslerinde deliler gibi aktif olmaya başladım. ne kadar sürer bilmem.
bayramda barcelonada boğa kesme planları yaparken, tekirdağda koyunla, kuzuyla yetinmek olmayacak ama.
26 Ekim 2010 Salı
gitarını çantasına yerleştirmeye çalışan oda arkadaşımı izlerken, birşeyler yazmanın iyi fikir olabileceğine karar verdim.
hayatımdan bahsetmeye çok üşeniyorum böyle uzun aralıklarla yazdığım zaman. şöyle özetleyebilirim; arkadaşlarım,alkol ve akabinde dans. ahahah.
şöyle ki bir sabah kendimi, çoraplarımı buzdolabına koyarken yakaladığım an, daha az içme kararıaldım. ama daha önce bahsetmiştim. kendisine tabu koydumu insan, daha bir bağlanıyor o şeye, o şey herneyse.
yine bir kasım ayına yaklaşıyoruz ve ben yine yurt dışı planlarımı hayata dökmek adına konsolosluk önlerinde çürüyorum. bu kasımda ispanya,fransa ve italyaya gideceğim vize çıkarsa.
daha doğrusu birlikte gideceğim insanlar öyle istedi. benim tek isteğim duty free den m&ms ve lucky almak, ucuz bacardi ve cider içmek, ve en önemlisi çocukluk hayalim olan euro disneylandi görmek. belki yine bir günlük tutarım oralardayken. tabi tüm hayallerim konsolosluktaki mongol herifin bana yollayacağı red zarfıyla başka bahara da ertelenebilir. neyse. think pink.
başka nelerden bahsedebilirim. he mesela motivasyon. inanılmaz bir şey. sizi motive edebilecek küçücük birşeyle yapabilecelerinize inanamazsınız. bur da gelişim kitabı griş cümlesi gibi oldu ama idare edin. samimiyim ama. ben ki kendi çizdiği resimleri çok nadir beğenen birisiyimdir. bir tane kalem var. böyle çok değişik marker gii de değil grafik kalemi gibi de. o kalemi elime aldığımda adeta level atlıyorum. kendimi aşıyorum. ama marifeti kaleme yükledim. herhangi bir kalemle öyle çizemediğime inandım. gerçi bunun adı motivasyonmudur bilmem ama. kötü bir örnek oldu sanırım evet.
haydi bu kadar yeter. kalın sağlıcakla. bu da ne demekse.
15 Eylül 2010 Çarşamba
buraya geldiğime göre aklımda birşeyler var ama bulamıyorum.neyse klasik yöntemimle devam edeyim o zaman, bu yöntemin adı;"aklına ne gelirse yaz koçum, çekinme."
koçum kelimesini de hayatımda ilk kullanışım sanırım. güzel oldu.tamam,lets begin.
harika rüyalar görüyorum. öyle böyle değil. hayatımın hiçbir döneminde bu kadar entrikalı,çılgın rüyalar görmedim.burada anlatılmaz tabi ama şöyle spoiler vereyim, nerde benim "viski kolam" diye barmen azarladığım bir sahne var ki of. viski kola hani,dünya üzerinde yok.
anneannemlerin 70ler üretimi ,ölüm makinesi bir asansöre sahip külüstür apartmanında bile otomatik lamba dönemine geçilmişse, gerçekten bir çağın bitişinin eşiğindeyiz demektir. hani bu çılgınlık ne zaman başladı, ne zaman bu kadar yaygınlaştı bilmiyorum ama, ben memnundum 30 saniyede sönen apartman lambalarından, zifiri karanlıkta o klik diye ses çıkaran düğmeyi bulmak adına duvarları taciz etmekten, ya da ışığı yaktığın anda,bir yarışın startını vermişçesine merdiven yarışı yapmaktan. şimdi ağız tadıyla apartmanda karanlıkta bile kalınmıyor lan. hayır yaşlanmadım,o telaş anını özledim sadece. fırt fırt fırt her boka hassasiyeti var bu yeni lambaların burnunu karıştırsan lamba yanıyor.FLAŞ! SPOTTED! hayır burnumu karıştırdığımdan değil, benim iğrenç huyum tırnak yemektir.
giyim adına yaptığım bütün yatırımlar kısa kollu tshirt üzerine olmasaydı, kışın çıplak gezip yataklara düşmek zorunda kalmazdım bence. bunun bilincindeyim ama olmuyor. yeni bir pantolona mı ihtiyacım var, yerine 3 tane tişört alıyorum. kazak mı almam lazım,gömlek mi, boşver iki tişört al unutursun. bütün çoraplarım eskimiş mi,BOŞVER TİŞÖRTLERİNİ GEÇİRİRSİN AYAĞINA. durumun ciddiyetini kış geldiğinde anlıyorum, üzerimde mikili tişörtümle dımdızlak hissettiğim zaman,ağustos böceği misali.
yaklaşık 3 dakikadır yanıp sönen siyah çubuğa bakıyorsam, bu yazının da devamı gelmeyecek demektir. bitti diyelim o zaman.
6CQEGk~%24(KGrHqUOKnQEy1LF9EobBM1e5SsRvg~~0_12.jpg)

