28 Temmuz 2010 Çarşamba


bugün 2820600 puanla bomberman oyununu bitirdim. ilk defa olmuyor bu. küçükken de bir ara yapmıştım, milyarlarca gün uğraş sonunda, ama bugün 1 saatte 50 bölümü bitirdim.evet böyle gereksiz bir konudan dolayı burdayım. anı olarak da en sevmediğim en şeytan iki karakterin ölüm anlarını print screen aldım.


neyse konu şu, hani o yaşlarda ingilizce bilmemenin de verdiği angutlukla oyun bitirme denilen işlemi gerçekleştirdiğinde, karşına ne olduğunu anlamadığın bir yazı çıkması kadar tatminsizlik verici bir durum yoktu. insan istiyor ki bir film başlasın, ne bileyim, allah senden razı olsun al sana uçak biletleri kalemize bekliyoruz desinler. ya da doğacak çocuğumuza senin ismini vereceğiz desinler.düğünlerine nikah şahidi yapsınlar. kısaca anlayalım lan ne oluyor biz kıçımızı yırtıp bu oyunu bitirdikte. işte bugün bombermanin sonudna çıkan yazıyı anlamamla dünyanı nen büyük aydınlanmasını yaşadım.bkz:

meğerse bizim olayımız bu bombermani insan yapmak mış, üstelik bu insan kim,lode runner oyunundaki insan. yani lode runner oyunu bir nevi bombermanin devamı oluyor. lakin bu durumda şunu farkettim.

lode runner oyununda bu insancığımızın öldürmeye çalıştığı yaratıklar, bizzat kendisinin bomberman deki evolve öncesi hali. üstelik neden kovalıyor bu ayımsı şeyler adamı. acaba türümüze ihanet ettin diye maykıl ceksın gibi falan mı görüyorlar. ayrıca bizim ayı insan olunca neden hemen altının cevherin paranın peşine düştü.
şimdi bu sırrı öğrenmek için bu oyunu da bitirmem mi gerek. bu nasıl bir aşkı memnu kafası.
vazgeçtim ben, dil bilmediğimiz zamanlarda iş daha kolaymış.

23 Temmuz 2010 Cuma

biraz update zamanı

her gece uyanıp kafaya diktiğim buzdolabındaki soğuk su şişesinin aynı işlemi tüm ailem tarafından gördüğü bir kaç dakika önce kanıtlandı. az önce uyanan babamın önce ayak seslerini, sonra buzdolabı kapağının açılma sesini, ve daha sonra o en acı veren ses,su içme sesini duyduktan sonra arkama döndüm ve o acı gerçekle yüzleştim. aynı şişeden tüm ailem kafaya su dikiyor. bu şey gibi bir his. 1 yıldır kullandığın diş fırçasını tüm ailenin kullandığını öğrenmek gibi. hayat acımasız.




bazı kelimeler var, onlar hangi dilde olursa olsun o türkçeleştirilmiş haliyle okunmak zorunda. öyle.. bunu yüksek eğitimini ingilizce üzerine alan biri olarak söylüyorum hem de. "converse" bir marka olarak hiçbir yerde "kınvöğs" diye okunamaz mesela. olmuyor. türkçe bir cümlenin içinde olmuyor işte.veya şu film; avatar. şöyle bir cümlenin içinde ; "- abi eağvıtağr ın tek olayı 3d." ı ıh, yine olmadı. avatar o işte.




hep soruyorlar, bu çizdiğin resimleri kafanda planlayıp mı çiziyorsun, yoksa başladıkça mı gelişiyor spontane diye, bugün bunun kanıtı olan iki resim çizdim. şimdi onları yükleyeceğim buraya,ilk 1.sini çizdim, aradan iki üç saat sonra 2.ye dönüştü çizim.






bir de gitmeden bir şey daha eklemek istiyorum ama ne olduğunu bilmiyorum. şöyle diyim; ciddi anlamda zaman dediğimiz kavram her derde deva. bunu zaten ilk defa benden duymuyorsunuz ama,öyle. aklınızın bir yerinde bulunsun.

4 Temmuz 2010 Pazar

kek yiyince aklıma geldi

Bence hepimiz o günü yaşadık.
şanslıysak bir yabancının evinde, ya da bir yakınımızda, şanssızsak kendi evimizde.

Okuldayken, öğlenci olmadığımıza küfür ettiğimiz tek gün, okulun çıkış zilinin çalmamasını istediğimiz tek gün,ayaklarımızın eve gitmek istemediği o gün.
evet o "gün" den bahsediyorum.
hani altın günü olanı vardır,dolar günü, havlu gününü de duydum ama yaşamadım hiç.

Yalnız değilsiniz, hepimiz gerçek nefretin ne demek olduğunu o zaman öğrendik. öz annenizin, odanıza küçük salak birçocukla, hatta belki bir kaç tanesiyle gelip, "hadi abinle/ablanla oyna" ya da " çok sıkılmış abisi/ablası, azıcık bilgisayar oynat" ve benzeri cümleleri kurduğu gibi odanızın kapısını kapatıp gittiği an nefret ettiniz siz de, biliyorum. tanımadığın çocuk alık alık yüzüne bakarken, çocuktan da nefret ettin. daha da kötüsü, eve biraz geç gelmişsen, odana girdiğinde karşılaştığın bir grup çocuğu gördüğünde, tüm insanlıktan, hayattan nefret ettin. hepimiz ettik.

Kendi evinde hapis hayatı yaşadığın o saatlerde, tuvalete bile kaçamak gittin. Çünkü biraz da büyümüşsen-büyümekten kastım öyle çok büyümek adam olmak değil, ergenliğe girmek yeterli- biliyordun ki annen seni odanın dışında yakaladığı ilk fırsatta, "gün camiasına" defile yaptırmak üzereo korkunç salona atacak, işte bu da benim ortanca/ küçük/büyük oğlum/kızım diyecek ve karşınızdaki kadınların gözü, içinde bir tatlı,bir tuzlu bir de salata olan tabaklarından size yönelecek, yorumlar başlayacak, kaçamayacaksın. Bu yorumlar,sorular içerisinde benim en garip bulduğum; "bilmemne öğretmeni tanıyor musun, benim oğlumun öğretmenidir o?" sorusudur. Hiçbir zaman bu soruya tatmin olabilecekleri bir cevap veremedim. Oysa istediğim "tabi ki tanıyorum, 7 yaşına kadar beni o büyüttü." ya da "8-10 yaşları arasında tutkulu bir ilişki yaşadık kendisiyle" gibi cevap vermekti.

Bu bahsettiğim cehennemden bir "gün" havasında geçen günün akşamı da bir o kadar iyidir ama. Akşamüstüne doğru pılını pırtını toplayıp giden misafirlerden sonra, ilk önce bir kere kendinize verdiğiniz oda hapsinin sona ermesinin verdiği mutlulukla evde akrobatik hareketlerle gezersiniz. Mutfakta annenizin normal zamanlarda mikseniz yapmayacağı yüz çeşit gün yemeği artık sizindir. başka hangi "gün" ün sabahına amerikan salatası ile başlar ki insan mesela?

İşte böyle, ne zaman kek, kısır yesem o korkunç günler aklıma geliyor. sizin de geliyorsa, kendinizi kötü hissetmeyin, acınızı paylaşıyoruz. bizim gibi insanlar için bir fon bile oluşturduk.
2244 e atacağınız boş bir mesajla "kadın günlerinde çocuklarını günübirlik yurtdışına yollama" vakfımıza siz de katkıda bulunabilirsiniz. benim yollayacağım mesajla ne olur demeyin. çok şey olur. biz yaşadık, çocuklarımız yaşamasın.

AKLJSDHLHSDLSA
bitti.

23 Haziran 2010 Çarşamba

brain storming

  • insanlar artık hotel california isimli kıytırık şarkının kendisinden daha kıytırık olan hikayesine inanıp duygulanmasın, kendinden geçmesin. yok otele gitmiş de otel yanmış, sırlar dünyası bölümü.
  • nothing else matters da dinlemeyin artık.
  • ya gerçekten, ingilizce veya herhangi bir yabancı dili iyice bilmiyorsan, rahat bırak onu. çok komik gözüküyor,cümlenin am is are ını yazmayı unutan görüyorum lan, bu nasıl bir heyecan. google translator falan da hepsi yalan işler,ben de denedim fransızca yazılar yazmayı oraya buraya da, rezil oluyor insan sonra.
  • duygusal yazı yazma kompleksim var, çok ciddi. okuyunca çok ezik geliyor. samimiyetsiz. bir önceki yazı da öyle mesela, çok da duygusallığı falan yok gerçi ama, başlangıç cümlesi yeter bir kez, okudum güldüm.
  • planların insanı değilim, ne zaman bir şey için plan yapsam, bir terslik çıkıyor, hiçbir terslik çıkmadıysa da ben kendim bir terslik çıkarıp o plana uymuyorum. çok anarşistim aslında. kjdhjkfhs.

10 Haziran 2010 Perşembe

otobüs

Normal şartlarda çocukları çok severim. gerçekten. bence yetişkinlerle anlaşmaktan çok daha kolay çocuklarla anlaşmak. iyi de geçinirim geneliyle. hatta baba olmak en büyük hayallerimdendir.

gel gör ki bir de "otobüs vakası" olarak adlandırdığım vakalar var. hani şu yaşıma kadar bir tane uzun mesafe yolculuğu hatırlamıyorum ki çocuk viyaklaması olmadan,sakin, huzurlu geçsin, olay sadece ağlamaları da değil, arka koltuğu tekmelemek olsun, ıklamaları gıklamaları olsun, muavin,hostesle aralarındaki garip disiplinleri olsun, hiç hoşlanmıyorum. küçük bir bebek ile ilgili en cani, acımasız hayallerim otobüslerde oluşuyor haliyle.

ikinci bir konu da istisnasız her zaman biletlere ya ismimin ya soyismimin yanlış yazılması, melih çebe den tutun, merih çevik e kadar. bugün de melik çebi yazdılar.

son aklıma gelen de, otobüslerde dağıtılan şu salak keklere neden bu kadar heyecanlanıyoruz acaba. hani tanesi 10 kuruşa bile gelmiyordur. istesek otobüsten inince belki kolisiyle alabiliriz ama. o bilete verdiğin 30-40 liranın hiç değilse 10 kuruşunu da olsa geri aldığını sanma hissi güzel.

9 Haziran 2010 Çarşamba

size de aynısı oluyor mu bilmiyorum.
ne zaman oturduğum bir mekanda final countdown çalmaya başlasa, böyle bir yerden rüzgar yüzüme doğru esmeye başlasın istiyorum, sigaramı küllüğe artist bir şekilde bırakıp, ya da bilmiyorum ayaklarımın altında ezmek de olabilir, dünyanın en kuğl adamıymış gibi yürüyerek mekanı terketmek istiyorum. çıkış kapısını açtıktan sonra da şöyle etrafıma bakarak bir gülümseyim,dişlerimi göstermiyim ama çünkü baya çirkinler, sonra da bir yere gideyim işte.
anlatınca scrubs tan komik bir sahne gibi gözükmüş.
hiçbir zaman böyle şeyler olmuyor tabi, onun yerine bu anlattıklarımı düşünüp gülmeye başlıyorum ve yanımdakilere anlatıyorum, onlar da gülüyorlar.

çok sıkıldım. hayatımın bu kadar yoğun, daha doğrusu dikkatimi dağıtacak aktivitelerle geçtiği bu döneminde böyleysem, önümüzdeki yazdan korkmuyor değilim. mesela aslında bu gece beni eğlendiren tek şey, arkadaşımın banyosundaki garnier isimli yüz maskesi-peeling tarzı şeyi işerken görüp,yüzüme sürdükten sonra, aynadaki beyaz yüzüme bakıp, koyu bir alman aksanıyla gağhniye dememdi.

saat 02.09,
kafamdaki anılar bir türlü siktirolup gidemediler.
mutfaktaki kuru fasülyeyi düşünmeye çalışıyorum ama olmuyor.
iyi geceler.

6 Haziran 2010 Pazar

saat kaçmış bakalım, 22:24
bugün yine çok fazla yağmur yağdı,o da olmasa birşeyler yazmak aklıma bile gelmeyecek.
aklımda hiçbirşey yokmuş gibi.

yıllardır söylediğim ve hep yalancı çıktığım bir cümle var.
"ben bunu yapmayacağım."
ne zaman kendi kendime asla falanca bir şeyi yapmam diye telkinde bulunsam, kendimi o spesifik şeyin tam da ortasında buluveriyorum. tabi bu durumdan "şey" diye bahsederek fazla açık olamıyorum sanırım. bir örnek bulayım. basit bir şey olsun ama.heh, lost mesela. lost etrafımdaki herkesin ağzında sakıza dönüştükçe, git gide izleme hevesini kaybetmiş oluğum bir dizidir. hiç de ilgimi çekmemiştir şimdiye kadar. ama 3 gündür kendimi, arkadaşımla, sanırım 6 sezonluk olan bu dizinin son sezon bölümlerini izlerken buldum. oturmuş olayları kendi çapımda anlamlandırmaya çalışıyorum, tuvalete giderken diziyi duraklatıyorum.

bu basit bir örnek tabi. bundan daha ciddi şeyler de var.
gelecek için de geçerli bu mesela. kendimi uzun süredir uzak tutmaya çalıştığım bir gelecek vardı. ve asla kelimesini kullandıkça mıknatıs gibi o geleceği üzerime çektiğimi farkettim.
ilginç işler.
neyse.

üniversitenin ikinci yılı da bitti. 3. sınıf öğrencisi oldum.
hala ankaradayım. uzun bir süredir devam ettirdiğim "herşeyi yavaştan alma" düşüncesi baya iyi çalışıyor. hiçbiryerde bekleyenim yok diye ailemin yanına jet hızıyla dönmedim mesela. takılıyorum öyle, ne zaman döneceğime kafam karar verecek. bir bekleyen varsa da devam etsin.

uyurken sıfır ses çıkaran insanlar çok ürkütücü. şimdi cam kenarına geçip bir sigara içeceğim. çünkü burası da fazla sessiz olmaya başladı.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

merhaba,
yazar dahi olmadan writer's block sendromunu yaşamak ne kadar ilginç. neyse biryerden başlamak gerek. yağmurdan konuya giriş yapabiliriz mesela. hava baya yağmurlu bugün. oda fazla ışık almıyor, böyle bir durumdan neden zevk alınır ki diye düşündüm. güvende hissetme duygusu heralde.

evet 5 dakikadır ekrana bakıyorum. olmuyor,fazla zorlamayalım.
geç kaldım zaten.

10 Mayıs 2010 Pazartesi


Kendime ait bir eve çıkacağım zamana ait o kadar çok planım var ki.

her gün yeni bir şey ekleniyor üzerine.

Mesela bu aralar şey düşünüyorum. Pinball machine' ler oluyor ya, paraya kıyıp onlardan alsam hiç fena olmaz, hem de böyle frankenstein, haunted house edition olsa mesela.

7 Mayıs 2010 Cuma

Şimdi bir şey farkettim.

Akşam saatlerinde odada bir arkadaşımla linguistics çalışıyorum. Zaten bu bile başlı başına çok ilginç bir durum. Akşam saatlerinde vaktimi odamda bir ders kitabı ile geçiriyorum. Konu bu değil tabi. Kendimi kitaptan biraz olsun uzak tutmak adına ketıla su koydum çay içeceğim dedim. Ketılda su işte ısınıyor. Kaynamasına yakın içinden bir ses geliyor ya, işte o anda tuşu kapadım. Her zaman yaptığım şey. Halbuki biraz daha beklesem, kendi kendini kapayacak cihaz. Bekleyemiyorum ama. Normalde dikkatimi çeken bir şey de değil bu ama arkadaşım niye kapadın ki şimdi onu deyince bir anda hayatın anlamını sorgulama kafasına girmeden edemedim.
Böyle bir çok sahne canlandı gözümde. Flashback cinsinden. Mesela sifonu da işedikten sonra değil, işeme esnasında çekiyorum. Bekleyemiyorum. Rutinden kurtarma çabası.Ne var başka, asansörü yaklaşık 30 saniye beklemek yerine 5 kat merdiven çıkmayı tercih ediyorum.Youtube da video izlerken bile o kırmızı şeyin dolmasını beklemiyorum. Bilinçaltımda ne var bilinmez.

Yarın ki vizede de sınav süresinin bitmesini beklemeden çıkarım bu gidişle.

Bir de şunu farkettim;para kazanmak adına çeviri işine yüklenmeye başladığımdan bu yana, kullandığım türkçe, eskiden star'da yayınlanan korku filmlerinin ucuz dublajlarına benzemeye başladı.kötü.

27 Nisan 2010 Salı







Dün tatilden döndüm.
Sınırsız içki olgusunun etkileri hala üzerimde.
harikaydı. baya harika.
fakat sanırım tatil modunu biraz erken başlattık, daha 1 ay gidilecek bir okul,girilecek finaller,yapılacak sunumlar var.
Ama kafamda sadece açık büfe var şuan o ayrı tabi.


Bir de farkettim ki animasyon filmleri duygusal anlamda beni hiçbir dram filminin etkileyemediği kadar etkiliyor. çok ilginç. 1 değil 2 değil.



20 Nisan 2010 Salı


19 Nisan 2010 Pazartesi

Birkaç gecedir sokakta yürürken etraftaki insanları dinliyorum.
Vardığım kanı şu; Kadınların hayatlarını yönlendiren sorunlara baktığımızda hepsinin geneli 3 soru üzerinde toplanıyor:

-Ne yiyelim?
-Ne giyelim?
-Kiminle sevişelim?

Yanımdan hızla geçip giden insanların ağızlarından kapabildiğim cümlelerin geneli bu kapılara açılıyor.

Yine aynı gözlemlerimin ışığında (duyan tez yazıyorum sanacak ) söyleyebilirim ki bu sorular kadınlar arasında,sıraladığım hiyerarşi doğrultusunda soruluyor.
Nasıl mesela? Şöyle anlatıyım, Birincil derdi "ne yiyelim" olan kadınlar, şöyle bir bakıldığında, üstüyle başıyla o kadar da ilgilenmeyen,karşı cinsle ilişkiden çok,arkadaşlık ilişkilerinde ön planda olan bir kız oluyor, benim gördüğüm örneklerde kilo fazlalığı olan,kapalı kızlar genelde bu soru grubuna girmekteydi.

"Ne giyelim" derdiyle yanıp tutuşan kızlarımız daha çok mağazalarda gözü başka hiçbir insanı görmeyen türde, yaşları 17-30 arası değişen birbirinden bakımlı kadınlardan oluşuyordu. Ben bu kızlara, mango kasasının sırasında arkadaşımın aldığı bir giysinin parasını ödemek için beklerken rastladım.Siz nerede rastlarsınız bilmem. Kendileri ödeme sırasında beklerken bile ellerine en yakın hizada bulunan bir kaç parça giysiyi tutup çekiştirme derdindelerdi.

"kiminle sevişelim" diye adlandırdığım üçüncü tip kadınlarımıza ise kafe,bistro,bar tarzı mekanlarda rastlıyoruz. Hiyerarşide en üst basamağa ulaşmayı başarmış olan bu kadınların karınları toktur,önlerinde yüksek ihtimal bir çeşit bitki çayı ya da light bira vardır. Muhtemelen ikinci basamağı henüz atlamışlardır ki oturdukları masanın bir sandalyesinde mutlaka çantaları ve bir takım poşetler oturmaktadır. Bu grupta dikkat çeken en büyük özellik, etraflarındaki erkek cinsi varlıkları incelemekten birbirleriyle bile sohbet edememeleridir.

Anlatmak istediklerimin sonuna geldiğim bu cümlede belirtmek isterim ki,bu yazı kadınları yermek amacıyla yazılmamıştır.Aksine sadece yaptığım bir gözlemdir.Zira aynı gözlemi yoldan geçen erkekler üzerinde yaptığımızda,basamak sayısının 1 e düşmesi de olası bir durumdur. O biri de siz bulun artık.

15 Nisan 2010 Perşembe

Bazı zamanlar kendimi,kulağımı kol saatime dayamış,içindeki tiktak sesini dinlerken yakalıyorum.Bu yazıyı yazmaya başlamadan önceki son onbeş dakika da bu "bazı zamanlar"a dahil.

Tek kişi yaşamaya başladığım şu son 3-4 aydan bu yana bir hayli tek kişilik düşünmeye başladım.Bulaşık yıkamamak için son 3 gündür odamda içmek istediğim çayı içmiyorum.yeni bilgisayara itunes yüklemeye üşendiğim için artık müzik dinlemiyorum.
Ve tam şu anda farkettim ki, aylardır üstüme örttüğüm ekoseli kahverengi battaniyenin üzerinde bile "tek kişilik" yazıyor.

Bugün internetten sipariş ettiğim ayakkabılar elime ulaştı.büyük oldular biraz.
bazen neden bu kadar garson boyum diye düşünmüyor değilim.

12 Nisan 2010 Pazartesi

eskişehir güzel yer.
artık tadını unutmaya başladığım,adam gibi noodle'dan yedim.zam gelmiş ama.
sonra donas da yedim.
yeni yerler açılmış,havelka ve del mundo adında iki tanesine gittim.çok güzel yerler.konsept kafe olgusu harika zaten.ankarada pek yok.

glow denen clubdaki şarkı söyleyen kız tatlıydı baya.
güzel bir haftasonuydu.
Otogardayım.
Buradaki adıyla aşti.
eskişehire gideceğim.
etrafta bakıyorum,her yerde bir sürü anı var.
hem üzgünüm,hem de komik şeyler geliyor aklıma.
ha bir yandan da sigara içiyorum.
sonra yanıma benim yaşlarımda bir çocuk geliyor,o da bir otobüs bekliyor heralde.
bir an için göz göze geliyoruz,derken yanındaki iki asker kıyafetli adamı farkediyorum,beraberinde de çocuğun bileğindeki kelepçeleri.yanındaki askerlerden birinin bileğine bağlı.
bir an için kendimi yerine koyuyorum çocuğun,
sonra ne kadar saçma şeylere üzüldüğümü farkediyorum,sonra sigaram bitiyor,sonra da otobüs geliyor.

7 Nisan 2010 Çarşamba

merhaba blog, bir süre için sadece sen ve ben varız,seyircilere bir sezon finali yaptım.
belki bu şekilde samimiyetimi geri kazanabilirim.

çok sıkıldığım bir konu var.aslında bir kaç tane. ama bir şekilde söylemeye başlamak gerek.
mesela beni tanımayan,ya da iyi tanımayan insanların hakkımda dünyanın en olumsuz fikirlerine sahip olması canımı sıkmaya başladı. baya sevilmeyen bir insan olduğuma kabullendirdim kendimi.
çok soğuk,itici görüyormuş herkes. onlara puanım 9.

bu akşam 5 ile 9.30 arasında uyuyordum ben.odamın kapısını kilitlememişim. hayal olarak hatırlasam da giirip çıkan bir kaç tane insan aklıma geldi. bir de yağmur yağıyordu ve şimşekler dolayısıyla oda periyodik olarak beyaz bir ışıkla kaplanıyordu. uzun süredir bu kadar rahat uyumamıştım.

hayatımda ilk defa kıskançlık olgusunu tam anlamıyla yaşıyorum sanırım.
kimi,neyi,ne için olduğunu burada yazmama gerek yok.

istanbulu özledim bir de.

30 Mart 2010 Salı

12-13 yaşlarında bir kızın fiziksel değişimi dolayısıyla sahip olduğu görüntüye her zaman çok gülmüşümdür. hala baby fat kapsamında sayabileceğimiz göbeğinin üstünde beliren göğüs diye adlandırmaya dilimin gitmediği çıkıntılarla birlikte,baya eğlenceli bir görüntüye sahiptir bu kızlar.
bir de üstüne bu kızımız nintendo wii de boks gibi ekstrim hareketler gerektiren bir oyunu oynuyorsa ,yanınıza yiyecek birşeyler alın, oturup sitcom kafasında izleyin.aklıama geldi yazdım.

geçen doğum günümdü.28 mart.lady gaganın da doğum günüymüş ilgileri üstüne topladı.ahahah.
20 yaşında olmuşum. bazılarının iddaalarına göre "21 den gün almışım". ben inanmıyorum tabi.
doğum günüm değişik geçti.garip. güzel ama.hiçbir zaman sweet sixteen partilerinin insanı olamamışımdır.kalabalığın dikkatini üzerinde toplamak baya rahatsızlık verici.

analog kameraylaa fotoğraf çekmek çok garip bir hismiş.her çektiğim fotoğrafın ardından bakalım nasıl çıkmış diye kameranın arkasına yöneliyorum sanki bir ekran varmışçasına.
heyecan verici.

bu yaz nasıl geçecek çok merak ediyorum.kaç senedir eğitim hayatının içindeyim,bu geçireceğim kaçıncı yaz tatili bilmiyorum ama hayatımda ilk defa yaz gelmesin istiyorum.

bu kadar şimdilik.

27 Mart 2010 Cumartesi

people come,people leave

elimi klavyenin tuşlarına getirdiğim tam şu dakikada yan odadaki çocuk camını açıp dışarıya "uyumayın ulayn" diye bağırdı.hatta şu saniyelerde koridorda uyumayın diye bağırmaya devam ediyor.

her zaman arkadaşların sevgililerden daha kalıcı olduklarını düşünürdüm.ilişkiler başlar ve biter,arkadaşlık kalır gibi.
ama şimdi düşünüyorum da,5 sene önce,hatta bırak beş seneyi,geçen sene sabah akşam görüştüğüm insanlar şimdi sadece facebook account umda süs duruyorlar.çok ilginç.

bunu söylemek istemiştim.

19 Mart 2010 Cuma

shutter island ı izledim bugün.kurgusuyla ayrıntılarıyla bu kadar güzel bir filmi izledikten sonra yanımdaki birkaç arkadaşımın " bu ne hamunagoyum ya recepivediğe gitseydik kim soktu bizi bu filme" gibi yorumlarını duyunca,arkadaşlıklarımı sorgulamaya karar verdim.tamam şaka.ama sinirlendim.

bir de bir kitap aldım.sookie stackhouse novels serisinin bir kitabı all together dead diye.sonra kitabın serinin 7. kitabı olduğunu öğrendim.yine kapak tasarımını beğenip kitap almamın bir sonucu bu da.okunur mu bilmem.

buraya günümün nasıl geçtiğini,neler yaptığımı yazmayınca,veya facebook a fotoğraf yüklemeyince hayatımın çok sıkıcı geçtiğini düşünenler varmış.çok garip değil mi.
neyse bu kadar.

15 Mart 2010 Pazartesi

Ne zaman bir şeyden vazgeçme kararı alsam ona daha çok bağlanıyorum.
bu bir huy olabilir,bir kişi olabilir farketmez.
şey hissi gibi aynı,hani" bu son paket,daha da sigara içmiyorum "yalanı vardır ya,belki iki üç gün-hafta içmezsin ama sonrasında eskisinden de çok sigara içmeye başlarsın.
Veya "bu pazartesi az yemeye başlıyorum,akşamları da koşu yaparım" diye kendi kendine konuştuğun pazar gecesini fıstık ezmesiyle geçirirsin.öyle bir şey.
O yüzden herşeyi oluruna bırakmak gerek diye düşünüyorum.Radikal kararlar alma fikri her zaman da bir işe yaramıyor.
Yine o yüzden olabilir ki birşeylerden vazgeçmek yerine o şeyler benden vazgeçsin istiyorum.daha cazip değil mi.Mesela sigara" seni bırakıyorum melih" desin.


Ha bunu dedim diye sanmayın ki yine tırnaklarımı yemeye başladım.Yok öyle bir şey.

9 Mart 2010 Salı

İnsanın kendi kişisel özelliklerini sayması kadar samimiyetsiz bir şey yok.
"Çok girişken,neşeli,sır tutmasını bilen bir yapım var benim.yane ben demiyorom arkadaşlar öyle diyor genelde."
ola ki geçmişte bende bu hataya düşüp böyle tanımlar yapmışsam kendi hakkımda,inanmayın.

Bu ara çok fazla ton balığı yiyorum ve aklımda çok şey var.

4 Mart 2010 Perşembe

geçen bir gece 7.caddede birkaç arkadaşımla yürüyoruz.(daha önce de söylemiştim,isim vermeyince gizemli oluyor)
işte yolun kenarında bir kadın ve tuttuğu tasmanın ucunda bir tane köpek var.Hangi cins bilmiyorum ama çok tatlı bir şey.haliyle herkes yanından geçerken "aneğğ,yerummm,lenn" gibi tepkiler veriyor.Biz de modaya uymuş bir yandan köpeğe sözlükte herhangi bir anlam ifade etmeyen garip kelimelerle seslenip,diğer yandan çaktırmadan sahibi kadın ne tepki veriyor rahatsız oldumu diye göz ucuyla bakarken bir anda ayağa kalkıp arkadaşımın üstüne atladı köpüş.(evet köpüş de kullandığım kelimelerden biriydi.)baya da büyük bir şey.ama öyle saldırma atlaması değil.bildiğin kendini sevdirme çabası.
işte bu kadar.
çok güzel bir andı.
hemen yine kafamda kedi köpek karşılaştırması yaptım.hangi kedinin kendini sevdirmek için üstüne atladığı görülmüş.
bitti.

16 Şubat 2010 Salı

Ben geçen gün fırında mantarlı ekmek ve kaşarlı mantar yaptım.
Migrostan her mantar aldığımda,veya spagetti yaptıktan sonra şuna mantar sosu da hazırlayayım dediğimde aklıma selinin gelecek olması çok trajikomik değil mi.
Normalde insanlar eski kız arkadaşlarını bir parfüm kokusunda,bir kitap isminde,şarkı sözlerinde falan hatırlar herhalde.sağlıklı olanı budur sanırım.
ilginç bizimkisi işte.
müpamantar.ahah.



siz de oturmuş bunu okuyup,bıkmadı bu çocuk zavallı kafasında tavırlardan diyorsunuzdur.
terbiyesizler.

az kaldı şurayı da gizliye almama zaten.

12 Şubat 2010 Cuma

çarpışan arabalar ile sosyalleşmek vardı eskiden.
çocukken insanlarla iletişim kurmak ne kadar kolaymış onu düşünüyordum.
düşünsene,50 metrekarelik bir alanda,küçük arabaların içindesin ve arabayı hiç düşünmeden başka birinin arabasına hızla çarptırıyorsun,ne bileyim köşeye sıkıştırıyorsun,hatta bazen başkalarıyla anlaşıp bir kişiye dalıyorsun falan,sonra da beynini yerinden oynattığın o kişiye bakıp gülüyorsun.nasıl bir eğlence anlayışıymış.hiçbirini de tanımıyorsun,nasıl bir kendine güven,hepinizin ağzına sıçarımcılık.küçükken işler farklıymış.

biritın memoriğz



Şu küçük,genellikle beyaz ve tonları renklerde olan,bazı cinslerine kaniş de denen köpek cinsi var ya,büyük bir nefret besliyorum hepsine karşı.Bence hayvanlarda,ya da daha spesifik olarak köpeklerde psikolojik rahatsızlık denen şey gerçekse,bunun en büyük kanıtı işte o köpekler.Bu köpek türü genellikle apartmanınızda,her gün otobüse bindiğiniz durağın hemen arkasındaki dairenin penceresinde-balkonunda,yürüyüş yaptığınız yolun üzerindeki bir dükkanın önünde veya çok sık ziyaret ettiğiniz bir yakınınızın evinde olabilir.Demek istediğim,kurtuluş yoktur,sizi gördükleri her zaman gırtlakları parçalanana kadar havlarlar,üzerinize koşup korkutma girişiminde bulunurlar,daha da ileriye gidip ayak bileğinizi ısırmaya kalkabilirler.
Ben bu kadar agresif ve sinir hastası bir tavrı başka hiç bir evcil hayvanda görmedim,çok sevimsizler.Bence bu küçük köpeklerin bu denli fevri davranmasının nedeni,yine küçüklüklerinden geliyor,fiziksel gelişimlerinin zayıflığının verdiği ezikliği insan ırkından çıkarıyorlar,sahipleri onlara bakıp besleyen oldukları için de,streslerini bir yabancı üzerinde atıyorlar.Bir yerde bu tür köpek cinslerinin küçük kalabilmesi için hormon ilaçlarına maruz bırakıldığını okumuştum,bir nevi domates gibi düşünün,durum tam tersi sadece.O ilaçların üzerlerindeki etkisi de olabilir bilmiyorum.

fazla uzatmadan konuyu şöyle keseyim,boyumdan büyük bir köpekle bırak beraber yaşamayı,aynı yatakta bile uyurum amabu bahsettiğim küçük beyaz şeyleri bir tekmede aya yollayasım var.

4 Şubat 2010 Perşembe

yoğun duygular hissettiğimde ilham patlaması yaşıyorum,saatlerdir sayfalarca resim çizdim ve durduramıyorum,tarif edilemez bir şey,beyninden ellerine doğru birşeyler akıyor gibi.anlatamadım sanırım,neyse boşverin zaten.

digitürk 437 jazz classics'te just my imagination diye bir şarkı çalmakta.ekran resmini de şömine ateşi yapmışlar,düşününce komik aslında,ama gülesim yok.
dün geceden beri boğazlarımda iğrenç bir his var,bu yaşta şurup kullanmaya başladım bu his yüzünden.

tırnaklarımı rahat bırakma operasyonundan beklediğimden çok daha iyi sonuçlar aldım.gitarcı ergen çocuk tırnağı uzunluğuna ulaştılar neredeyse,tırnak makasıyla tanışmalarına az kaldı.

love walked in diye bir şarkı başladı şimdide.kar durdu.bu sene kar yağmasını hiç istemiyorum.
bu kadar.

29 Ocak 2010 Cuma

tatili

  • tırnaklarımı yemeyerek
  • dişlerimi düzenli fırçalayarak
  • hormon hapı kullanan genç bir kızın sahip olduğu ölçüdeki sakallarımı traş ederek
  • film izleyerek
  • ev yemeği yiyerek
  • bazı şeyleri özleyip bazı şeyleri özlemeyerek
  • denize bakarak
  • kardan tiksinerek
geçiriyorum sanırım.

ha bir de insomnia minimum dereceye indi

22 Ocak 2010 Cuma

Camdaki manzara mükemmel.Denizin üstüne kar yağıyor ya,şeyi düşündüm;
yeterince kar yağsa,buzla su karışımından deniz smoothie kıvamına gelir mi acaba?
ahahah.

bir üst katta yaşlı bir kadın var.sabah akşam kocasına bağırıyor.kuş uçsa kocam yaptı diye ağlıyor,annemin tıkırtısını duysa mutfakta komşu huuu diye bağırıyor.komik kadın.

Sigara içmem gerek.hani ciddi gerek,o yüzden dışarlarda bir kafe bulmalıyım,şöyle ufosu olan.
ufo.
sdfwlfds

edit 13şubat 2010:okudum da şidmi şu yazdığımı,smoothie konulu saçma düşüncemi belirttiğim soru şeye benzemiş,"babam nasıl bu kadar güzel pasta yapıyor?annem orospu mu acaba?" gibi bir tv reklamı vardı ona.